Garajımdaki Ejder tarafından orjinalinen türkçeye çevrilmiştir. Youtube’dan izleyemeyenler ktunnel veya vtunnelden girdikten sonra yazının başlığını yazarak bulabilirler.

Garajımdaki Ejder tarafından orjinalinen türkçeye çevrilmiştir. Youtube’dan izleyemeyenler ktunnel veya vtunnelden girdikten sonra yazının başlığını yazarak bulabilirler.
Kralın gözle göremediğin giysilerinden bahsetmek ne zevkli muhabbettir! Biraz metafizikle uğraşmış, spekülatif ilimlere aşina biri bunu bilmez mi?
Gözün görmez çünkü şeytan gözünü karartmıştır: önce buna inanman lazım. Bunca kıymetli hocanın, evliya ve enbiyanın “gördüm” dediği giysileri görememen günahkâr nefsinin sana oynadığı bir oyundur. Nefsini inkârla işe başlarsın.
Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Günde beş vakit o güzel giysileri övmeyi öğrenirsin. Kralın giysileri ipek midir keten midir? Dün giydiğini bugün de giyer mi? Kumaşı insan kumaşı mıdır yoksa manevî âlemin sırrı ile mi dokunmuştur? Bu konuları binlerce yıldan beri tartışan âlimlerin ilmine ve ustalığına hayran olursun.
İnsan aklı başlangıç noktalarını sorgulamakta tembeldir. Başlangıcı bir kez kabul ettikten sonra önünde deryalar gibi kütüphaneler açılır. Kralî elbiseloji ilminin ummanına dalar, görülmedik lezzetlerle tanışırsın.
Mübarek perşembe günleri kralın en muhteşem giysilerini giydiğini söylerler. O gün herkesle beraber “ooo!” diye haykırıp secdeye gelmeyi öğrenirsin.
Kırk yılın başında çocuğun biri çıkar “ama kral çıplak!” der safça. Önce onu sevecenlikle uyarırsın. “Şeytana uyma” dersin. Halkla beraber secde ederse zamanla onun da elbise ilminin derunî lezzetine varacağına güvenirsin.
Israr ederse susturursun. Düzelme ihtimali olmayacak kadar yaşı geçkin bir çocuksa, mecbur, katledersin.
Çünkü hakikat zehirdir. Şeytana emanet ettiği iç kalbinde bütün insanlar hakikati bilir. Biri yüksek sesle hakikati söylerse hiç belli olmaz, birden bakarsın milyonlar uyanıvermiş, “aa tabi ya, biz de biliyoruz kral çıplak!” diye itiraf edivermiş.
Alıntı- Taraf
Tehlikesiz demokrasi istiyorsanız faşist olmaktan başka seçeneğiniz yoktur. Ali Nesin
Aslında bu sorunun kendisi ve cevabı uzun zamandan beri aklımda. DTP’nin kapatılması ise bu konuyu tekrar düşünmeme neden oldu. Zaten, bunu düşünmememizi istemeyen, ya da sürekli bunu kurcalamamızı isteyen gizli bir yapı var sanki. Bu yazıda Türkiye’de demokrasinin nasıl algılanıldığına dikkat çekerek başlamak istiyorum. Şu aralar moda olan bir cümle ile başlamak istiyorum: ”Türkiye demokratik bir ülkedir.”
Genel olarak baktığımızda demokrasiyi, hukuk yasalarının uygulanması olarak gören bir anlayış mevcut. İliklerine kadar resmi ideolojiyi hissettiren ve ondan kopamayan yasalar var. Hele ki bu yasaların çoğunun darbe döneminde yapılmış olması demokrasiden ne anladığımızı ortaya koyarken dikkate alınmalı. 11 tane resmi ideolojiden sorumlu kişinin toplanıp, 2 milyon oy alan bir partinin kapatılıp kapatılamayacağına karar vermesi ise ayrı bir konudur. Çok titiz inceleme yaptığını söyleyen anayasa mahkemesi başkanı Parti ile alakası olmayan Leyla Zana’nın yaptıklarını partiyi ilgilendirmemesine rağmen, kapatma davasında, partinin kapatılması yönünde kanıt olarak ileriye sürmüştür. Öyle bir ülke demokrasisi ki, anayasa mahkemesi hukuksuzluk yapıyor. Zaten daha önce Danıştay başsavcısı Tansel Çölaşan 1960 darbesinin ilerici olduğunu söyleyerek “hukukun askerce çiğnenmesini” meşru gördüğünü söylemiştir. Ülkemizin hukuku, hukukçularından daha berbattır ki bu kadın hala Danıştay’da görev almaktadır.
Darbe anayasası ile yönetilen bir ülkede “demokrasi var” demek başlı başına ahmaklıktır. Siyasi partiler yasasında şu maddenin bulunması bile demokrasi konusunda ülkenin nerede olduğunu gösteriyor: ”MADDE 4- Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar.”
Dünyada, bir parti kurulduğunda, partinin belirli bir kişi ve şahsın görüşlerini yansıtması, onun düşüncelerini taşıması gerektiği gibi saçma bir yasa, hangi ülkede var bilmiyorum. Bildiğim bir konu var ki bu gibi saçmalıkların resmi ideoloji düşüncesinin iç yüzünü oluşturduğu.
Yükseköğretim kanununda yazanların ise ayrı bir saçmalık olduğuna daha önce değinmiştim hatırlatmakta yarar var: Madde 4. “ATATÜRK İnkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı…”Madde 5. ”Öğrencilere, ATATÜRK inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı hizmet bilincinin kazandırılması sağlanır.”
Bu gibi yasalarda gördüğümüz şudur ki, demokrasi tanımı yaparken bile bir çember altındayız. Atatürkçü yaşamaya zorlanıyoruz. Demokrasi tanımı yapılırken bile Atatürk’ün, olmazsa olmaz gibi görülmesi ve bunun insanların normal bir şekilde görülmesi, hiç bir refleks göstermemeleri nasıl bir demokrasi çamurunda olduğumuzu gösteriyor.
Eğer siyasi partiler, Madde 4′te yeraldığı gibi Atatürk ilke inkılaplarına bağlı kalacaklarsa neden bu kadar çok parti kuruluyor? Ya da neden kurulmasına izin veriliyor? Eğer bu madde hala var ise, ve adı da demokrasi ise CHP’nin altı oku bu ülkeye fazlasıyla yeter diye düşünüyorum. Atatürk’ün çok partili siyasi hayata geçmemesini, Atatürk açısından yorumlayan ve onu savunmaya çalışan insanların, “Türkiye demokratik bir ülkedir” demelerini hiç dikkate almamak gerekir diye düşünüyorum.
Konu ”Ergenekon” olunca yargının yönlendirildiğini savunan CHP, MHP ve ergenekoncular, DTP’nin kapatma davasında ise ağız birliği ederek; ”konuyu hukuka bırakmalıyız” cinsinden sözleri çokça kullanıyorlar.
Son olarak genelkurmay başkanının bilmem ne fırkateyninde ki kastederek “Bu konuşmayı yaptığım yer dikkatinizi çekmiştir” diyerek, deniz kuvvetlerinde bir cuntacının yaptığı ‘Kafes Planı’ ile ilgili bu komutanlığa toz kondurmaması ve hala genelkurmay başkanlığından alınmaması demokrasi anlayışını gösteriyor. Demokrasi olsaydı bu adam hala görevinin başında olmazdı.
Yazan: ince memed
Bir hükümle bir ülkeyi paramparça ettiler.
Ve, bunu yapmak için öylesine aceleciler ki “gerekçesi yazılmadan karar açıklanmaz” diyen anayasayı da çiğnediler.
Anayasayı çiğneyen bir Anayasa Mahkemesi’ne mi güveneceğiz?
Kürtleri siyasetten attılar.
Nereye gidecek Kürtler, kime güvenecek?
Yıllarca ezdiniz bu insanları, yıllarca işkencelerden geçirdiniz, sokaklarda vurdunuz, köylerini yaktınız, evlerini tarumar ettiniz, dillerini yasakladınız.
Yetmedi mi?
Şimdi de siyasetten çıkartıyorsunuz.
Ahmet Türk olmasın ki “barışı “destekleyen inandırıcı bir yüz de kaybolsun siyasetten.
Anayasası bir “darbe anayasası “olan bir ülkede Anayasa Mahkemesi’nden ne beklenir ki zaten?
Barış umutlarını ezip geçtiler.
DTP’yi mahkûm etmediler yalnızca, bu ülkeyi mahkûm ettiler.
Acıya, yoksulluğa, düşmanlığa, güvensizliğe mahkûm ettiler.
PKK boşuna acele etmiş barışı torpillemek için, biraz bekleseymiş zaten birileri bu işi onlardan çok daha iyi yapacakmış Ankara’da.
Bize ümit haram.
Bize hayal haram.
Bize barış haram.
Hangi Kürt genci bir daha bu ülkeye güvenir?
Hangi Kürt insanı bir daha adalete güvenir?
Her şeyin bir kandırmaca, bir yalan, bir aldatmaca olduğunu düşünmez mi?
Böyle düşünmekte haklı olmaz mı?
Barışın, huzurun, mutluluğun kıyısına kadar gelmiştik, parmaklarımızla dokunabilmiştik bir umuda.
Siyasetten, adaletten umudunu kesen Kürt gençleri ne yapacak şimdi?
Onlar akın akın dağa giderse bundan kim sorumlu olacak?
Kim onları, Türkiye’de adaletin onların hakkını da gözettiğine inandıracak, kim onlara güven verecek?
Türk olmak bu mu?
Türk olmak, kendi hukukuna uymamak, kendi vatandaşlarını sahipsiz bırakmak, kendi ülkeni silahların egemenliğine terk etmek mi?
Eğer Türklük buysa ben böyle Türklükten utanıyorum.
Anayasa Mahkemesi “oybirliğiyle” karar vermiş.
Mahkeme değil kararı veren, oradaki “Türk” yargıçlar.
Türk yargıçlar, Kürtleri siyasetten attılar, bütün Kürtler bunu böyle görecek.
Haksızlar mı böyle görmekte?
“Ben Kürdüm” diyen bir yargıç var mı Anayasa Mahkemesi’nde, aralarında bir tane bile “ben Kürdüm” diyen bir üyenin olmadığı mahkeme, Kürtler hakkında adil bir karar verebilir mi?
Kürtler bu ülkenin vatandaşıysa, neden Anayasa Mahkemesi’nde “ben Kürdüm” diyen bir yargıç yok?
Kürtler bu ülkenin vatandaşı değil, zaten sorun da bu, Türkler bu ülkenin vatandaşı, Kürtler “hem Kürt hem vatandaş” olamıyorlar.
Öyle bir zorluyorlar ki o insanları, ya Kürtlükten vazgeçecekler ya vatandaşlıktan.
Kürtlükten vazgeçmezler.
Neden vazgeçsinler?
Türkler Türk olmaktan vazgeçmiyorsa Kürtler neden vazgeçsin?
O zaman onları vatandaşlıktan vazgeçmeye zorluyorsunuz, siz yapıyorsunuz bunu, siz bölüyorsunuz, siz onları dışlıyorsunuz, siz onlara “gidin” diyorsunuz.
Siyasetin yolunu kapatıyorsunuz, hukukun yolunu kapatıyorsunuz, dağdan başka bir yol bırakmıyorsunuz o insanların önünde.
“Ya benim dediğimi kabul eder Türk olursun ya da dağlarda ölürsün”, söylediğiniz bu işte Kürtlere.
Sonra da neden dağa çıktılar diye bir de onlara kızıyorsunuz.
Kürtler isteklerini, taleplerini kime, nasıl, nerede anlatacaklar?
Nerede çıkacak onların sesi?
“Sesleri çıkmasın” diyorsunuz.
Bir halkı susturamazsınız, ne hakkınız, ne gücünüz var buna.
Barışı öldürüyorsunuz.
Bir Kürdüm ben bugün, içim ölü evi gibi, ümidim, hayalim, ışıksız odalar gibi kapkaranlık, oturacağım, direneceğim, önce kendi içimde bir mum yakacağım.
Titrek, küçük, zayıf bir ışık.
Ve sonra diğer ışıkları görmek için bekleyeceğim.
Her vicdanda bir ışık yanacak ve biz o küçücük titrek ışıklardan yeni bir aydınlık, yeni bir umut, yeni bir hayal yaratacağız.
Siz öldürdükçe biz yaşatacağız.
Ahmet ALTAN
Youtube’da uzun zaman önce bir video görmüştüm. Röportaj yapan kişi tarafından, Richard Dawkins’den “Genomdaki bilgiyi arttıran genetik mutasyon veya evrimsel süreç örneği” verilmesi isteniyor. Dawkins 10-15 saniye düşündükten sonra durdurabilir miyiz diyip röportajı bitirmek istiyor. Aslında sorunun cevabı çok basit: Evrimsel süreç örneği Doğal seçilimdir…Mutasyon genomdaki bilgiyi arttırmaz. Mutasyonlar seçenekleri çoğaltarak belirsizliği arttırır, doğal seçilim ise seçenekleri sınırlayarak belirsizliği azaltır ve gen havuzuna bilgi katkısında bulunur. En uygun olan gen seçileceğinden bilgi gelecek neslin gen havuzuna eklenir.
Tabii bu olayın yaratılışçı tayfa da yarattığı sevinç anlatılamaz. Ama olayı açıklığa kavuşturmak ve onların sevinçlerini kursaklarında bırakmakta benim işim olsun. Yukarıda yaptığım açıklamanın bile yaratılışçıları tatmin etmeyeceğine eminim. Dawkins’in dediği gibi “Bir göz kadar karmaşık bir şey nasıl evrilebilir” sorusu bu konuda bizim “eski dostumuzdur.”
Öncelikle Dawkins’in bu konuda yazdıklarını bilmemiz lazım. “Bir Şeytanın Papazı” kitabında Dawkins, “Bilgi Meydan Okuması” adlı bölümü bu konuya ayırmış. Dawkins biraz detaycı olduğu için bu sorunun cevabına 18 sayfa ayırmış. 18 sayfayı buraya yazmak hem benim için hemde okuyacak kişi için ızdırap olurdu. İstayenler kitabın ilgili bölümünü okuyabilirler. Ayrıca Richard Dawkins’in “Gökkuşağını Çözmek” isimli kitabında nesiller arası bilgi ve gen aktarımı konusunda detaylı bilgi var.
Peki Dawkins’in bu sorunun cevabını biliyordu da neden anlatmadı? Dawkins’in kitaplarını okuyanlar bilirler ki çok detaycı bir kişiliği var. Sorulan soruyu ya da kitabındaki herhangi bir konuyu çok indirgemeci bir şekilde anlatıyor. Tek cümlelik bir soruyu 18 sayfa da anlatması ve başka kitaplarındaki konular buna örnektir. Aşağıda yazacağım bölüm “Bir Şeytanın Papazı” isimli kitabında Dawkins’in konu ile ilgili yazdığı konudan alıntıdır…
Bu sadece bir yaratılışçının soracağı türden bir sorudur ve yaratılışçılara röportaj vermek üzere kandırıldığımı anladığım andı. Bu öfke ile soruyu daha fazla tartışmayı reddettim ve kamerayı kapatmalarını istedim. Ancak röportajı sert bir şekilde aniden bitirme kararımdan vazgeçtim çünkü bana yalvararak Avustralya’dan bunca yolu benimle röportaj yapmak için geldiklerini söylediler. Bu epey abartı olsa da, düşündükten sonra yasal izin formunu yırtıp onları dışarı atmamın cömert olmayacağını düşündüm. bu yüzden yumuşadım.
Cömertliğim, aşırı dincilerin taktikleriyle aşina olmuş herkesin tahmin edebileceği şekilde ödüllendirildi. Bir yıl sonra filmi gördüğümde, bilgi içeriği ile ilgili soruya cevap veremediğim izlenimini bırakmak içinfilmin değiştirildiğini gördüm.(Bana bir kopyasını gönderme zahmetinde bulunmadılar: Amerikalı bir meslektaşım dikkatimi çekene kadar bunu tamamen unutmuştum) Dürüst olmak gerekirse, bu burada gözüktüğü kadar haince planlanmış olmayabilir. Bu insanların, sorularının gerçekten cevaplanamayacağını zannettiklerini anlamanız gerekir. Avustralya’dan yaptıkları bu yolculuğun bütün amacının, bir evrimcinin bu soruya cevap veremeyişini kaydetmek olması acıklıdır.
Sonradan geçmişe bakınca (zaten evime girmelerine izin verecek şekilde kandırıldığımı düşününce) basitçe soruyu cevaplamam daha akıllıca olabilirdi. Fakat ağzımı açtığım her defasında anlaşılmaktan hoşlanırım (insanları bilimle köreltmek gibi bir korkum var) ve bu tip bir soru iki cümle ile cevaplanabilecek bir soru değildi. İlk olarak bilginim teknik manasını açıklamak zorundasınız. Sonra da evrimle olan karmaşık ilişkisini. Çok zor değildir ama zaman alır.Röportaj anında tam olarak ne olduğu konusu ile uğraşıp, suçlamalar ve münakaşalara girmeyeceğim. Bunun yerine yapıcı bir yöntemle konuyu tekrar ele alıp orjinal soruyu ‘Bilgi Meydan Okumasını’, kâfi uzunlukta (uygun bir makalede elde edebileceğimiz bir uzunluk) cevapmaya çalışacağım.
yazan: ince memed
Geçtiğimiz hafta dünyanın en iyi 100 üniversitesi açıklandı. Listede bir türk üniversitesinin adını görmek benim için sürpriz sayılırdı. Atatürkçülüğü hâlâ dünyanın ve ülkenin 5000 sene geçse bile politikası olarak gören ve bunun üzerinden değerlendirme yapan bir zihniyetin liste dışı kalmaması en büyük sürpriz olurdu.
Atatürkçülüğü formülüze edip makale olarak yayınlayan, çeşit çeşit rektörlerin olmasıda bunda bir etkendir ama ben sadece resmi ideoloji ile ilgili olarak özgür düşünceye ne kadar önem verdiğimizi gösteren!!! bir örnekle ilgili yazacağım.
Yükseköğretim kanununda amaçlar tanımlanırken 4. madde şöyle:
“ATATÜRK İnkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı…”
Atatürk kelimeleri gerçekten büyük yazıyor, bunların allah kelimesini büyük harfle yazıpta kendilerini tatmin eden dincilerden bir farkı yok.
5. maddenin a bendinde de şu yazıyor:
“Öğrencilere, ATATÜRK inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı hizmet bilincinin kazandırılması sağlanır.”
Öyle bir üniversite amaçları var ki en iyi üniversiteler listesine “bizi almayın” diye bağırır cinsten. Sorun burada atatürkçülüğün bilim yapamayacağı değildir. Sorun bilim yapmaya gelen insanları bir kalıba koymaktır. Kalıba girmeyen insanlara yapılanlar ise tabii ki bu kalıba girmek istemeyen kişiler bu kurumdan atılacaklardır.
Geçtiğimiz hafta yine ataması çıkmasına rağmen atama kararı iptal edilen Özgür Sevgi Göral ülkemizde ki üiversitelerin yapısını gösteren bir örnek olarak karşımıza çıktı. Sky Türk’te yayınlanan bir programda Kürt Sorunu ile ilgili tespitlerde bulunan Yıldız Teknik Üniversitesi Toplum Bilimi Bölümü sözleşmeli Öğretim Görevlisi Özgür Sevgi Göral’ın ataması çıkmasına rağmen atama kararı iptal edildi. Gerekçeli karar ise oldukça tanıdık: ” Öğrencilere, Atatürk milliyetçiliğine bağlı hizmet bilinci, milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirici, irade gücü kazandıramayacağı…”
Bu linkte biraz daha detaylı bilgi bulabilirsiniz. http://www.facebook.com/home.php#/video/video.php?v=149852467478&ref=nf
Yani bir insan bilim adına ne kadar çalışma yaparsa yapsın, örneğin yer çekimini bulan kişi o olsaydı, Evrim Teorisini keşfeden o olsaydı veya o alanda çalışsaydı, yada aklımıza gelecek herhangi bir bilimsel üretim yapsaydı; yukarıda örnekteki gerekçeler gösterilip üniversiteden atılabilirdi. Siyasilerin konuşun-tartışın dediği Kürt Sorununu televizyonda tartışan bir Öğretim Görevlisi sadece atatürkçülük ile ilişkilendiren bir gerekçe yüzünden okuldan atılıyor. Atılmasa bile atatürkçülüğe karşı çıkma gibi bir lüksü bile olmuyor.
Burada sorun demokrasi ve başkasının düşüncesine karşı tahammülsizlük sorunudur. İnsanları başka görüşten oldukları için fişlemek, onlarında senin gibi düşünmesini istemek, eğer benim gibi olmazsan “kapı orada” demek halimizi ortaya koyuyor.
Bunları okurken aklıma Kenan Evren’in 12 Eylül darbe gerekçelerini açıkladığı radyo-televizyon konuşması aklıma geldi:
Eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine kadar yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır.
Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle yetişerek sonunda birer anarşist olmasını önleyecek tedbirler alınacaktır. Bu maksatla hepimizin tek tek saygıyla andığımız öğretmenlerimizin Der’li, Bir’li derneklere üye olarak bölünmelerine müsaade edilmeyecektir. Her düzeyde öğrencinin amacı Atatürk ilkeleri ve milliyetçiliği ile pekişmiş ve üretime yönelik bilgi ve becerisini kazanmak olacaktır.
Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan Devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır.
…Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek ve geliştirmekle ülkemize yönelik tehditlerin ulusça göğüsleneceğine inanıyoruz.
12 Eylül mantalitesinden kurtulamayan üniversitelerin, demokrasiye önem vermeyen üniversitelerin, tahammülsüzlüğü aşamayan üniversitelerin; bu ülkeye verecekleri birşey olduğuna inanmıyorum.
yazan: ince memed
Bu yazıyı yıllar öncesinde okumuş ve çok beğenmiştim. Sonuna kadar okumanızı öneririm.
Oskır Vayld’ın (Oscar Wilde) “Gül ve Bülbül” adlı harika öyküsünü okuduğumda on yedi yıllık biriydim. Derinden etkilemişti beni.
Ondan mı yoksa zaten öyle miydim bilmiyorum, sevgiliden çok sevginin kendisini seviyorum. Kurtçuktan böceğe kadar doğayla ilişkimde de sevgi hep ara bağ oldu…
Sevgiliye değil, onun şahsında aşka âşık olmak maşuka haksızlık mıdır? Öyle olsa gerek. Ama söyler misiniz, hangi sevgili sevgiyi doyurabilmiştir? Cism-ü cân sahibi hangi herhangi biri bendeki sevgi duygusuyla boy ölçüşebilir?
Sevgi, sevgiliden daha çok sevgili! Sevgide sonsuzluk var ve ben sınırımı öteleyebiliyor, ufkumun ötesine gidebiliyorum. Onun şahsında bunu yapabilirim, biliyorum ama sınırları olmayan sevgili var mı, olabilir mi? Aşka aşk, bana kalırsa, sevgili için bir şans. Hak edemediğinden daha fazla sevilmek; cürümünden büyük ateş yakmak gibi!…
Peki sevgili olmak, sevilme isteği, bilinçsizce, safça bir davranış mıdır yoksa haddini bilmemek mi? Buna ihtiyacımız mı var? Veysel’in dediği gibi “güzelliğin on para etmez / şu bendeki aşk olmasa” anlamında güzelliğimize değer biçmek için mi sevgili adayı oluyor, kendimizi aşk pazarında satışa çıkarıyoruz? Ya da Schopenhauer’in (salt akılla, duygusuzca) dediği gibi doğanın bir tuzağı mı aşk; insan soyunun sürmesi için? [i] Yaşamak için öğrenmek ve sevmek zorunda mıyız? Zor ve güzel sorular bunlar. Neyse. Öyküye döneyim.
Aradan geçen yıllarda “Gül ve Bülbül” hikâyesine ilişkin yeni şeyler de öğrendim.
İlk okuduğumda Vayld’ı hem bu kadar romantik olabildiği için yüceltmiş hem de “beklenmeyen son” için lanetlemiştim. Bu kadar romantik olabilen biri nasıl böyle dramatik bir son tasarlayabilir? Bu nasıl bir yürek! Nasıl bir kişilik? Yoksa bu “iş” hep böyle mi olurdu? İçinden çıkamamıştım.
Şimdi anladım. Oskır Vayld, fikri bizim Fuzûlî’den almış. Bana kalırsa berbat etmiş.
Fuzûlî beytinde der ki:[ii] ”İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile Gül budağının mizacına gire kurtara su” (Gül budağı, meğer hile ile bülbülün kanını içmek istiyormuş. Suya söyleyin, gülün mizacına göre hareket etsin de bülbülü kurtarsın)
Fuzûlî’nin gül ve bülbül öyküsü şöyle: Gül, su ihtiyacını bülbülün kanı ile karşılamaktadır. Bülbül aşk şarkılarıyla kendinden geçerken, gül “naz” uykusundan uyanıp bülbülün kanını içer.
Bülbül âşık, gül maşuktur. Gül, âşığının kendisi uğruna ne kadar fedakârlığa katlanabileceğini, nelerden vazgeçebileceğini görmek için önce bülbülün dalına konmasına izin verir. (Hele bi bakalım faslı; avcının tuzağı) Sonra bülbülün (âşığın) kendinden geçmişliğinden yararlanarak dikenlerini batırıp bülbülün yüreğini/bağrını kanatır. Bülbülün kanını emen gül, goncalarını onun kanını kullanarak yapar; renk katar, koku katar.
Gülün goncasını “gül” yapan, bülbüldür.
Fuzûlî şiirinde suyu, Hz. Muhammed ve onun yolu, gülü; masiva, bülbülü; hak âşığı, budak ve dikeni nefis anlamında kullanmıştır.
Şuradaki derinliğe bakar mısınız? Şu aşk anlayışının derinliğine!
Bu anlayışı bilmeyen zamanenin aşk değil de “ilişki” yaşamasının, “sevda”yı “çiftleşme”ye indirgemesinin çiğliğini açıklamıyor mu?
Bu arada konuyu değiştiriyorum ama Fuzûlî üstada bu destanı anlattıran o güzelim güller şimdi neden kokmuyor? Rengine bakınca bülbülün kanını taşıyor(muş gibi) ama kokusu neden yok? Bülbül artık kanını verirken aşk nağmeleri söylemiyor mu? Bülbüller de mi modernist oldular artık? Yoksa AB uğruna postmodernistleştiler de haberimiz mi yok? Bülbüller nerede? Göreniniz var mı? Güller yok diye mi?
***
Fuzûlî üstadın destansı anlatısını Oskır Vayld nasıl öyküleştirmiş, özetleyeyim mi?
Yoksul bir öğrenci, âşık olduğu zengin kızı dansa götürmek ister. Teklifini yapabilecek cesareti bulur ve yapar. Kız, eğer kendisine kırmızı bir gül getirirse sabaha kadar onunla olacağını söyler.
Ancak (ve de) heyhat! Henüz güller açmamıştır. Delikanlı aşkı için yine de bütün bahçeleri dolaşır, kırlara, dağlara, bağlara bakar. Arar ama bulamaz. Kahrolur. Etraftaki canlılar ona acıyarak, alay ederek bakarlar.
Bir tek bülbül hâlden anlar. Delikanlının gözündeki aşkı okur. Bütün gülleri dolaşıp delikanlının aşkı için yardım ister. Hiçbiri oralı olmaz. Sadece dalları kırık bir gül bülbülün kanını vererek kendisini sağaltması karşılığında ertesi gün için kırmızı bir gül verebileceğini söyler. Bülbül derhal kabul eder.
Bülbül yüreğini gül ağacının kırık dalındaki dikene dayayarak mehtapta aşk şarkıları söyler. Delikanlının aşkı için o gece en güzel aşk şarkılarını besteler. En güzel sesiyle, en güzel biçimde söyler. Diken yüreğini parçaladıkça sesi yanıklaşır… Yüreği kanadıkça coşar… O gece o bahçede muhteşem bir konser olur. Ağaçlar, kurtlar, kuşlar, böcekler bülbülün yürek dağlayan şarkılarıyla, aşkın büyüsünden sarhoş olurlar.
Bülbül aşk şarkıları söylerken adeta kendinden geçmektedir. Gül, bülbülün kanını o kadar iştahla emmektedir ve bülbülün çığlıklarına aldırmamaktadır ki… Bülbül sonuna kadar gider. Bütün kanını akıtır. Gül de sonuna kadar gider. Bülbülün kanının dirhemini harcamaz. Bülbül aşkı için ölür… Ve gülün goncası açar!
Sabaha karşı, gül ağacında eşsiz güzellikte kırmızı bir gül vardır. Bülbül ise gül ağacının altında, kalbindeki diken ile cansız yatmaktadır.
Delikanlı gülü sabahleyin “tesadüfen” görür ve dalından özenle koparır. Yerde yatan bülbülü görmez bile. Elinde muhteşem kırmızı bir gülle sevdiği kıza koşar:
- İşte, kırmızı gülü getirdim, der. Kız oralı bile olmaz! Çünkü… …
??????????????????????????
!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
***
”Kız milleti” deyip kızcağıza haksızlık etmeyelim. O öncelikle gülü istemiştir.
Neden? Kız, neden “bana bir gül ver” demiştir?
Sorarlar adama; eğer bu fıtrî ise sonraki davranışı ne? Gül gelince oralı bile olmaması nasıl, neyle açıklanabilir, bu kadar basit mi?
“Şeytanın orospusu”nu [akıl] bu köye kim soktu?
Kahrolsun modernite!
Kahrolsun mekanizasyon!
Kahrol Newton! (Sen kalk aşk yasasını kurmak uğruna gezegenlerin birbirini sevdiği için çektiğinden yola çık, mekaniği kur!
Olacak iş mi?) Klasik fizik aşkı öldürdü (mü?) Umut kuantum fiziğine (mi) kaldı? Fizikle aşkın ne ilgisi var?
Toffler amcaya mı danışmalı, Fuzûlî üstada mı, Sokrat hocaya mı?
***
Batı’da geliştirilen varoluşçu 1968 küçük burjuva hareketi en önemli etkisini aşk anlayışında göstermiştir. Başat etki aşkın cinselliğe indirgenmesidir. “Savaşmayı bırak, sevişmeye bak” sloganı eşliğinde aşk öldürülmüş, bunu da “çiçek çocukları” “cinsel devrim” olarak adlandırmıştır. Kuşkusuz bu devrim egemen sınıfın işine gelmiştir. Mankurtlaşarak, sınıflar arası ilişkileri sorgulamayı bırakıp, kendi bedenine ve ilkesiz sevişmeye odaklanan ve oyalanan biri egemen sınıf ve emperyalizmin sömürü ve zulmüyle uğraşmayacaktır.
Çiçek çocukları diyordu ki; birey özgür olduğuna göre, arzusunun karşısında kendisinden başka engel yoktur. Doya doya yaşayalım, doya doya zevk alalım. Anarşist Aleksandra Kollontay “cinsel ilişki iki kişinin bir bardak su içmesi kadar sıradanlaşmalı” demişti. Ulaşılan noktada Deluze ve Guttari aşkı, “sevilmek için duyulan iğrenç arzu” olarak tanımladılar. Özel olma, kıskanma, sahiplenme duygusu, evlenerek çift halinde yaşama eksiklik ve lanetlenesi ilkel-gerici duygular olarak tanımlandı.
Ortada ne aşk kaldı ne de sevda! Var olan sadece kızışmış duyguların yarattığı cinsel tüketimdi. Mankurtlaştırma sürecinde hızla yol alan Türk gençliğinin önemli kısmı buraya yönelmiştir.
***
Leyla’ya sormuşlar, “sen mi daha büyük âşıktın, yoksa Mecnun mu?” diye. “Elbette ben” demiş. “Çünkü ben aşkımı kimseye söylemedim; o ise bir aptal gibi davrandı, aşkımızı dillere düşürdü.”
Oysa Mecnun bir bülbüldü!
Ahhh Leyla!
Ahhh Mecnun!
Hanginiz haklıydınız?
***
Yukarıdakilerin ışığında:
— Gül müsünüz, bülbül mü?
— Gülcü müsünüz, bülbülcü mü?
— Artık sevgilinize bir gül verirken, ne verdiğinizin bilincinde olacak mısınız? Ya gül alırken!..
— Sevgilinizi “bana bir gül ver!” demek zorunda bırakacak mısınız?
— Gül veren mi, gül alan olmak mı daha güzel? Sevgilisine gül veren “ben bir bülbülüm, yüreğimi sana adadım” demektedir. Kurban olarak adanmaktadır.
Öte yandan sevgi, alışverişe benzer: “Ben sana şunu veriyorum, sen de bana benim ihtiyacım olanı vermelisin.” Böyle olmasaydı karşılıksız sevgi bizi rahatsız etmezdi. “Benim olmalısın” düşüncesi, aşkın bencilce bir duygu olduğunu da göstermiyor mu?
***
Lisedeyken Fuzûlî’nin “Leyla ve Mecnun”unu okumuştum da ben, Mecnun’a nasıl da kızmıştım… O yaşın pratik pragmatizminden miydi, ne? Şimdi soruyorum; Mecnun Leyla’ya kavuştuğunda onu reddetmesi, “hadi len, sen de kim oluyorsun?” demesi ne anlama gelir?
***
Makrokozmozda uçmağa uçmak isterken, yine mikrokozmozda meltemle enginlere yelken açtım. Ben iflah olmam. Yine gözlüklerimi indirmeli, alıp başımı gitmeliyim bu diyardan. Düzene inat, yüreği olanları/yüreğini öldürmeyenleri yüreğinden, diğerlerini gözlerinden öpüyorum.
Yüreğinizi verdiğinizden gül almanızı, gül aldığınızın cephedeyken birlikte sipere gireceğiniz kişi olmasını diliyorum.
Eyvallah!
İkram Çınar
Çin’de 155 milyon yıllık tüylü ve dört kanatlı küçük dinozor fosili bulundu. Nature dergisinin son sayısındaki makaleye göre, Çinli paleontolog Şing Şu ve çalışma arkadaşları, kuzeydoğudaki Liaoning vilayetinin Tiaojişan yöresinde eksiksiz dinozor fosili buldu. Yeni türün, şimdiye kadar bilinen en eski tüylü dinozor “archaeopterix”ten daha eskilere gittiği anlaşıldı. “Anchiornis huxleyi” adı verilen yeni dinozor türünün, “teropodlar” olarak adlandırılan ve kuşlarla akraba oldukları düşünülen familya içinde yer aldığı belirtildi. “Archaeopterix”ten daha eski dinozorların tüysüz oluşu, evrim zincirinde eksik halka olduğunu akla getiriyor. “Anchiornis huxleyi”nin özellikle ayak civarının bol tüylü oluşunun, evrime yeni bakış açısı getirebileceği düşünülüyor. Araştırmacılara göre, ön ve arka ayakların alt kısımlarıyla kuyruktaki tüyler, dört kanat ortaya çıkması sonucunu doğurdu. Ancak büyük tüyler, sonraki kuş evrimi sırasında daha da büyürken, arka kanatların tüyleri küçüldü veya kayboldu.
Geçtiğimiz günlerde Milliyet gazetesinde bir haber okumuştum. Bunu paylaşmak istedim. Bu olayın, küresel gericiliğin merkezi ve yaratılış savlarının üretildiği ülke olan Abd’den çıkması şaşırtıcı değil. Keza Abd ve Türkiye Evrim Teorisini kabul etme oranında son iki sırada yer alıyorlar.
ABD’deki dağıtımcılar, festivallerde büyük sükse yapan ve beğenilen ‘Yaradılış’ filmini Amerikan kamuoyunda sert tartışmalara neden olacağı endişesiyle getirmedi. Yapımcı Jeremy Thomas, ‘Evrimin ABD’de el yakan konu olmasına inanamıyorum’ dedi
Evrim teorisinin babası, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin hakkında İngiliz yapımcı Jeremy Thomas’ın yaptığı “Creation” (Yaradılış) adlı film için Abd’de dağıtım firması bulunamadı. İngiltere’deki prömiyeri geçen pazar yapılan ve başrolünü Paul Bettany’nin oynadığı film Avustralya’dan İskandinavya’ya pek çok ülkeye satıldı. “Yaradılış”, Toronto Film Festivali’nin açılış filmi olarak da seçildi. Ancak ABD’deki dağıtım firmaları, dini inancı Avrupa’ya göre çok daha güçlü olan Amerikan kamuoyunda sert tartışmalara neden olacağı gerekçesiyle filmin dağıtımını üstlenmedi.
Araştırma kuruluşu Gallup’un geçen şubatta yaptığı bir kamuoyu yoklaması, Amerikalıların yalnızca yüzde 39’unun evrim teorisine inandığını ortaya koydu. Filmleri Hıristiyanlık perspektifinden irdeleyen movieguide.org adlı itibarlı
bir site de Darwin için “insan ırkının ıslahını savunanların babası” şeklinde bir değerlendirme yaptı. Darwin’i “ırkçı” ve “yobaz” olarak niteleyen site, 1800’lü yılların doğa tarihçisinin mirasının “kitle katliamları” olduğunu iddia etti. Sitede, “Onun yarı pişmiş teorisi Adolf’i etkiledi ve insanlığa karşı suç işlemesine, yol açtı. Klonlama ve genetik mühendisliği de Darwin’in eserleri” denilerek İngiliz bilim adamı kınandı.
Darwin filmi, ABD’deki web siteleri arasında da tartışılıyor. Evrim için yaygın olarak “bir asırdan beri sürdürülen çabalara rağmen ciddi bir kanıtı ortaya konulamayan aptalca bir teori” yorumu yapılıyor.
Daily Telegraph’a göre, Oscar ödüllü yapımcı Jeremy Thomas, Darwin’in, “Türlerin Kökeni” eserinin yayımlanmasından 150 yıl sonra bile böyle bir tavır takınılmasına çok şaşırdığını söyledi. “2009’da böyle bir şeyle karşılaşmak inanılmaz” diyen Thomas, “Filmin ABD’de dağıtımcısı yok. Dünyada her yere ulaştı, ABD’ye giremedi. Bunun nedeni de konusu. (Oysa) Seyredenler gördükleri en iyi film olduğunu belirtiyor. Evrimin ABD’de el yakan bir konu olmasına inanamıyorum. ABD’de hâlâ dünyanın Tanrı tarafından 6 günde yaratıldığına inanılıyor. ABD, New York ve Los Angeles dışında dinci bir toplum” şeklinde konuştu. Jeremy Thomas, Darwin’i filmde ellerinden geldiğince tarafsız bir yaklaşımla anlatmaya özen gösterdiklerini belirterek, “Darwin hayatında hiçbir ‘dini öldürün’ demedi ki” ifadesini kullandı.
Film, Darwin’in torununun torunu Randal Keynes’in kitabı senaryolaştırılarak çekildi. Filmde, 1851’de kızı Annie’nin ölümü üzerine Darwin’in “inanç ve mantıksal düşünce” arasında yaşadığı iç mücadele konu ediliyor.
Jeremy Thomas’ın (sağda) yapımcılığını üstlendiği ‘Son İmparator’ 1987’de ‘En İyi Film’ Oscarı almıştı. Jon Amiel’in yönettiği ‘Yaradılış’ta Darwin’i Paul Bettany (üstte) canlandırdı.
Alıntı: http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1139361